Mustafa Suphi’de (Jön Türk) İttihat ve Terakki tornasından çıkmış bir düşün insanı. O da ilk başlarda merkezi ademiyetçi, kurtuluşu Fransız Ihtilali’nde görüyor. Rousseau’nun Toplum Sözleşmesine sıkı sıkıya bağlı. Zafer Tunaya’ya göre ise Jön Türk hareketin en büyük zaafı 1848 İhtilalini görmezden gelmeleri. Suphi’ye göre en önemli problemlerden biri; Osmanlı toplumunda var olan devletçilik anlayışının halka sirayet etmesi sonucu herkesin devlet kapısında memur olma isteği. Ki kendisi de devletin önemli kademelerine yükselmiş bir memurun, Ali Rıza Bey’in oğlu. Türk burjuvasinin, tarihsel gelişimi neticesinde bir “bilen” olarak, iktidar pastasından bir pay istediği bu dönemde, Suphi’nin fikirleri Yusuf Akçura ile bir parallelik gösteriyor. (Yusuf Akçura veya Kazanlı Yusuf Akçura, Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerinden olan Tatar asıllı Türk yazar ve siyasetçi. Türk Tarih Kurumu’nun kurucu üyelerindendir. TBMM’de 2., 3. ve 4. dönem İstanbul milletvekili, 5. dönemde 1935’te Kars milletvekili.) Milli Meşrutiyet Fırkası üyesi olan Suphi, 1913’de İttahatçılar tarafından Sinop’a sürgün edilir. Mayıs 1914’de diğer 12 tutukluyla beraber tekneyle Kırım’a kaçar. (Sivastopol, Bakü, Batum, Kaluga, Ural). Temmuz 1918’de, Moskova’da, Türk Sosyalistler Konferansı’nda yaptığı konuşma onun için yeni bir milat olarak kabul edilebilir. İlk defa Gülhane Hatt-ı Humayun’u diye bilinen 1839 tarihli Tanzimat Fermanı’ndan 1908 İhtilali’ne kadar geçen 69 yıllık ‘degisiklikler’in aslında klik çatışmasından başka birşey olmadığını dile getirir. 10 Eylül 1920’de kurulan TKP, devrim ile reform karışımı eklektik bir zemin üzerine bina edilmişti. Milliyetçi nüve kendini belli ediyordu, Ankara Hükümeti desteklendiği gibi, Ermeni Meselesi üzerinde de Türkler üzerine toz kondurulmayan bir söylem geliştirilmişti.
(Mustafa Suphi’yle Yoldaşlarını Kim Öldürdü? kitabından notlar)